Her gün bir hediyedir….

991

İleri derecede hasta iki adam aynı hastane odasındaydılar.

Adamlardan birinin her öğleden sonra  ciğerlerindeki suyun süzülmesi için 1 saatliğine oturmasına izin veriliyordu.

Bu hastanın yatağı odadaki tek pencerenin tam yanındaydı.

Diğer hasta ise hep sırtüstü yatmak zorundaydı.

Bu iki hasta saatlerce birbiriyle konuşur, birbirlerine eşlerini, ailelerini, evlerini, işlerini, askerlik anılarını, tatilde gittikleri yerleri anlatırlardı.

Hastalardan sırtüstü yatmak zorunda olanı sürekli olarak söylenir, kendi haline lanet eder, içinde bulunduğu durumdan ve kaderinden şikayet ederdi.

Pencerenin yanındaki diğer hasta ise daha pozitifti.

Onu neşelendirmeye çalışır “bu halinde bile şükredecek bir şeylerin mutlaka vardır” derdi.

Bir gün halinden mutsuz olan hasta diğerine şöyle dedi;

“– Senin mutlu olmana şaşmıyorum, pencerenin kenarındaki yataktasın ve istediğin zaman doğrularak dışarıyı izliyor ve neşeleniyorsun.  Oysa ben şu lanet yatakta sırtımın üstünde yatmak ve tavana bakmaktan başka bir şey yapamıyorum.”

Bunun üzerine pencere kenarındaki hasta, her öğleden sonra oturmasına izin verdikleri saati diğer hastaya pencereden görebildiklerini anlatarak geçirmeye karar verdi.

Yavaş yavaş diğer hastanın da neşesi yerine gelmeye başladı ve hep bir sonraki günü iple çekmeye başladı, dışarıdaki renkli ve hareketli dünyayı dinlemek için.

Pencere, içinde çok güzel bir göl olan parka bakıyordu.

Ördekler ve kuğular gölde yüzerken çocuklar oyuncak botlarını suda yüzdürüyorlardı.

Genç aşıklar, gök kuşağının tüm renklerindeki çiçeklerin arasında kol kola dolaşıyorlardı.

Ulu ağaçlar etrafı süslüyor, uzaktan şehrin silueti görünebiliyordu.

Pencere kenarındaki adam bunları her gün muhteşem bir detayla anlatırken, odanın diğer ucunda yatan adam gözlerini kapar ve bu muhteşem manzarayı hayalinde canlandırırdı.

Sıcak bir öğleden sonra, pencerenin yanındaki adam geçmekte olan bir şenlik alayını tarif etti.

Diğer adam bando seslerini duyamasa bile hayalinde canlandırabiliyordu, pencere kenarındaki adamın tasviriyle.

Günler ve haftalar geçti.

Bir sabah banyo yaptırmak için su getiren gündüzcü hemşire pencere kenarında yatan dışarıda gördüğü dünyayı neşe ile aktaran hastanın cansız bedeninizle karsılaştı.

Uykusunda, huzur içinde ölmüştü.

Hüzünlendi, hastane görevlilerini cesedi dışarı taşımaları için çağırdı.

Uygun zaman geçtiğine kanaat getirir getirmez, diğer hasta pencerenin kenarındaki yatağa taşınmasının mümkün olup olamayacağını sordu.

Hemşire memnuniyetle isteğini yerine getirdi, hastanın rahat olduğundan emin olduktan sonra onu yalnız bıraktı.

Yavaşça, duyduğu acıya aldırmadan, bir dirseğine yaslanarak, arkadaşının her gün kendine anlattığı o muhteşem manzarayı görebilmek için üzere yatağından pencereye doğru doğruldu adam.

Sonunda, dışarıyı kendi gözleriyle görme şansına erişmişti.

Pencereden dışarı bakabilmek için yavaşça dönmeye zorladı kendisini ve baktı.

Pencere, “BOŞ BİR DUVARA” bakıyordu!

Arkadaşı o mükemmel manzarayı tamamen kafasından uydurmuştu!

Adam hemşireye, vefat eden oda arkadaşının neden boş bir duvara bakarak sanki bir pencereden dışarı bakıyormuşcasına inanılmaz ve harika bir manzara anlatmış olabileceğini sordu.

Hemşirenin cevabı ise adamı bir kez daha şok etti…

Ölen oda arkadaşı “KÖR”dü ve önünde bir duvar olup olmadığını bile hiç bir zaman görmemişti.

Hemşire,

‘Sanırım sana hangi koşulda olursan ol, yaşamın değerli olduğunu ve şükredecek bir şeylerin olduğunu göstermek istedi’ dedi…

Bazen kendi hayatlarımızın küçük problemlerini öyle büyütüyoruz ki, hiç bir zaman aslında sandığımız kadar çaresiz ve kötü durumda olmadığımızı görmezden geliyoruz.

Bizler kendi problemlerimiz için kaderimize isyan ederken bizden kat ve kat kötü durumda olan bazı insanların o zor durumlarında bile şükredecek bir şeyler bularak mutluluğu yakalayabildiğini göremiyoruz.

Unutmayın,

asla sandığınız kadar zor durumda değilsiniz ve her zaman şükredecek bir şeyleriniz var.

Her gün gibi “Bugün” bize bir hediyedir…

 

Facebook Yorumları